Her hikâyenin üç tarafı vardır;
Sana göre, bana göre ve gerçek..
Ve kimse yalan söylemiyordur
***
FİZİK ÜZERİNE YEDİ KISA DERS Carlo Rovelli
ZAMANIN DÜZENİ Carlo Rovelli
BİRAZ KUANTUMDAN ZARAR GELMEZ Marcus Chown
FİZİK ÜZERİNE YEDİ KISA DERS
sayfa sayısı 67
Kitabın yazarı Rovelli, Lee Smolin'le birlikte loop(ilmek) kuantum kütle çekimi kuramını geliştiren , günümüzün öncü fizik kuramcılarından biri. Sole 24 Ore dergisinde yazdığı makalelerin genişletilmiş halini bu kitap ile okurlara sunuyor. Amacı modern bilimi tanımayan veya az tanıyanlar için anlaşılır, hap bilgiler vermek .İzlediğim bilim-kurgu filmlerinden aşina olduğum ama ne olduklarını bilmediğim kavramları ve olayları kolaylıkla kavrar oldum buradaki anlatım ile. Bu arada gerçek, filmlerden çok daha büyüleyici.
Kitapta yer alan yedi ders başlıkları sırasıyla şöyle;
kuramların en güzeli , kuantumlar, evrenin mimarisi, parçacıklar, uzay tanecikleri, olasılık-zaman ve kara deliklerin ısısı
alıntılar
Kütle çekimi alanı uzayda yayılmış değildi, çekim alanı uzayın ta kendisiydi. Genel görelilik kuramının anafikri işte budur. Nesnelerin içinde hareket ettiği Newton "uzay"ı ve çekim kuvvetini taşıyan "çekim alanı" aynı şeydir
Einstein R'nin (Riemann eğriliği) maddenin enerjisiyle orantılı olduğunu söyleyen bir denklem yazar. Yani: Uzay maddenin var olduğu yerde eğrilir. Hepsi bu. Denklem yarım satır uzunluğundadır, başka bir şey de yoktur..
Kısacası kuram, evrenlerin patladığı, uzayın çıkışı olmayan delikler içine çöktüğü, zamanın bir gezegene inildikçe yavaşladığı, yıldızlar arası uzayın uçsuz bucaksız enginliğinin deniz yüzeyi gibi dalgalandığı renkli ve şaşırtıcı bir dünya tanımlar...........Tüm bunlar temel bir sezginin ürünü: Uzay ve alan aynı şeydir.
Max Planck kuramın (kuantum kuramı) babasıysa Einstein da onu büyüten vasisidir. Ama bütün çocuklar gibi kuram da kendi yoluna gitti, Einstein da onu artık tanıyamaz oldu. 1910'lar ve 1920'ler boyunca büyümesine yön verense Danimarkalı Niels Bohr oldu.
Kuantum mekaniğinde, bir başka cisimle çarpışmadığı sürece hiçbir cismin belirli bir konumu yoktur. Bir etkileşimden diğerine uçuşunun ortasında onu tanımlamak için gerçek uzayda değil, soyut matematiksel uzayda yer alan soyut bir formül kullanılır.
Daha da kötüsü, her bir cismin bir etkileşimden diğerine geçmesini sağlayan bu sıçramalar öngörülebilir bir biçimde değil, büyük ölçüde rastlantısal biçimde gerçekleşir. Bir elektronun nerede yeniden ortaya çıkacağını öngörmek mümkün değildir, yalnızca şurada ya da burada aniden belirebileceğinin olasılığı hesaplanabilir. Olasılık düşüncesi, her şeyin kesin, tek anlamlı, değiştirilemez göründüğü fiziğin tam kalbinde yer edindi.BİRAZ KUANTUMDAN ZARAR GELMEZ
sayfa sayısı 237
Fizik üzerine yedi kısa ders kitabında ana fikir şeklinde okuduğum kavramların daha detaylı , teferruatlı ve örnekli bir anlatısı bu kitap. Bir miktar zor geldi , bu zorluk da anlatılan bazı şemaları tam olarak zihnimde canlandıramamaktan kaynaklı. Dalgayı canlandırdık canlandırmasına zihinde fakat, üst üste binip kesişimlerinin aldığı deseni iyi tartamadık misal:) O kısımlarda bir parça destek aldım, google birçok kısa video ve metaryel sunuyor . Bu hikayenin nazarımda esas oğlanı elektrondur, daha da ötesi yoktur :)
alıntılar
Nobel ödüllü Amerikalı bilim adamı Richard Feynman, "Büyük bir afette sahip olduğumuz tüm bilimsel mirası kaybetsek ve gelecek nesillere aktarabileceğimiz tek bir cümle olsa, hangi ifade en az kelimeyle en çok bilgiyi aktarırdı?" diye sormuş ve cevabı kesin olmuştur: "Her şey atomlardan oluşmaktadır."
Naif bir şekilde kuantum davranışlarının insanlar ya da ağaçlar gibi büyük şeylerin değil, atomlar gibi küçük şeylerin bir özelliği olduğunu düşünebiliriz. Fakat böyle kesin bir kaide yoktur. Kuantum davranışı aslında yalıtılmış şeylerin bir özelliğidir. Bu davranışı gündelik hayat yerine mikroskobik dünyada görmemizin nedeni, küçük bir şeyi kendisini çevreleyen unsurlardan yalıtmanın, büyük bir şeye nazaran çok daha kolay olmasıdır.
John Wheeler ve Richard Feynman elektronların neden hiçbir şekilde ayırt edilemez olduğu sorusuna gayet ilginç bir öneri getirdiler. Çünkü evrende yalnızca tek bir elektron vardır! Wheeler ve Feynman'a göre, bu elektron zamanda ileri-geri hareketlerle bir ağ örmektedir; tıpkı bir duvar halısı üzerinde gidip gelen iplik gibi. İpliğin halının dokumasına girip çıkarak ilmekler oluşturduğunu görür ve yanılarak her bir ilmeğin farklı bir elektron olduğunu düşünürüz.
İki elektron aynı kuantum durumunda olamaz. Elektronlar antisosyal parçacıklardır ve birbirlerinden vebalıymış gibi uzak dururlar. (Pauli dışlama ilkesi)
Richard Feynman'ın dediği gibi, "Masaları ve katı olan diğer her şeyi mümkün kılan, elektronların birbirleri üstüne çıkmadığı gerçeğidir."
"Bir adam güzel bir kızla oturup bir saat geçirdiğinde, bu süre kendisine bir dakika gibi gelir. Bir de onu, bir dakika için sıcak bir fırının üzerine oturtun; bu süre ona bir saatten daha uzun gelecektir. İşte görelilik budur!" - Albert Einstein -
Evrenimizdeki sabit olan unsur, uzay ya da zamanın akışı değil, ışığın hızıdır. Ve evrendeki her şeyin, kendisini ışığın egemen durumuna göre ayarlamak dışında hiçbir şansı yoktur.
.... , teleskoplarımızdan gördüğümüz evrenin şu anda var olduğunu düşünmek hatalı bir bakış açısıdır.Baktığımız an içinde evrenin nasıl olduğunu asla bilemeyeceğiz. Uzayda ne kadar uzağa bakacak olursak, zamanda da o kadar geriye bakıyoruz demektir.
Einstein'a göre, ağaçlardan düşen elmaları ya da gezegenlerin güneşin etrafında dönüşünü kendimize açıklayabilmek için, kütleçekim kuvvetini biz uydurduk. Çünkü çevremizdeki unsurların bize göre ivmelenmekte olduğunu görmezden geldik. Fakat cisimler yalnızca eylemsizliklerinin bir sonucu olarak hareket eder. Kütleçekim kuvveti diye bir şey yoktur!
Gergin bir trombolinin iki boyutlu yüzeyinde yaşayan bir karınca ırkı düşünün. Karıncalar yalnızca yüzeyde olanı görebilir; trombolinin aşağısındaki ya da yukarısındaki uzaya, yani üçüncü boyuta dair hiçbir fikirleri olamaz. Üçüncü boyuttan çıkıp gelmiş muzır karakterler olarak aramızdan birinin, trombolinin üzerine bir gülle koyduğunu düşünelim. Karıncalar önünde sonunda, gülleye yaklaştıkları zamanlarda yollarının esrarengiz bir şekilde gülleye doğru eğim kazandığını keşfedecek ve bunu, güllenin üzerlerinde bir çekim gücü uyguladığı şeklinde açıklayacaklardır. ....
....... Onları gülleye çeken herhangi bir kuvvet yoktur. Yaşadıkları durum, güllenin trombolin üzerinde vadi benzeri bir çöküntüye neden olmasından başka bir şey değildir ve yollarının gülleye doğru eğim kazanması da bundandır.ZAMANIN DÜZENİ
sayfa sayısı 147
Biraz Kuantumdan Zarar Gelmez kitabındaki benzer şeyleri okuduğumu düşünüyordum ilk sayfalarda, neticede ortak zemin. Fakat, öyle olmadı. Konunun dahilinde yeni sekmeler açıldı. "Döndük mü yine başa? " derken solucan deliklerine düştüğümü fark ettim :) Bir de yazar son fasıllarda kendinden, yaşamından aktardıkları ile sohbet ediyor okuyucuyla.
alıntılar
"Çevredeki hiçbir şey değişmiyorsa, ısı soğuk bir kütleden sıcak bir kütleye geçemez." (Rudolf Clausius)
Buradaki can alıcı nokta, düşen şeylerle arasındaki farktır : Bir top düşebilir ama kendiliğinden geri de dönebilir - örneğin geri sekebilir. Fakat ısı geri dönemez. Clausius'un ortaya koyduğu bu yasa, fiziğin, geçmişi gelecekten ayıran tek genel yasasıdır.
Uzay-zaman bir elektron gibi fiziksel bir nesnedir. O da dalgalanır. O da farklı konfigürasyonlara ait bir "süperpozisyon"da bulunabilir . Genişleyen zaman resmini, ....... farklı uzay-zamanların bulanık bir süperpozisyonu gibi düşünmemiz gerekir. (belirsizlik; kuantum mekaniğinin ikini keşfi)
Evreni bir olaylar ve süreçler toplamı olarak düşünmek, onu kavramanın, onun bilincine varmanın, onu betimlemenin en iyi yoludur. Görelilikle uyumlu olan tek yol budur. Evren bir nesneler toplamı değildir, bir olaylar toplamıdır. Nesneler ile olaylar arasındaki fark, nesnelerin zaman içinde kalıcı olmasıdır. Olayların süresi sınırlıdır. Tipik bir "nesne" örneğin bir taştır; yarın onun nerede olacağını merak edebiliriz. Oysa bir öpücük bir "olay"dır. Öpücüğün yarın nereye gideceğini merak etmenin bir anlamı yoktur. Doğa taş ağlarından değil, öpücük ağlarından oluşur.
Enerji (mekanik,kimyasal,elektriksel ya da potansiyel enerji şeklinde olsun) ısıl enerjiye yani ısıya dönüşür, soğuk şeylere gider, oradan da onu bir bedel ödemeden geri almak ve bir bitkiyi büyütmek veya bir motoru çalıştırmak için yeniden kullanmanın artık bir yolu yoktur. Bu süreç içinde enerji aynı kalır ama entropi artar, geriye dönmeyen şey budur. Onu tüketen, termodinamiğin ikinci yasasıdır. Dünyayı döndüren enerji kaynakları değil, düşük entropi kaynaklarıdır. Düşük entropi olmasaydı enerji eşit biçimde ısı olarak dağılır, dünya da geçmiş ile gelecek arasında bir farkın olmadığı, hiçbir şeyin gerçekleşmediği ısıl denge durumuna doğru giderdi.
Doğaya ilişkin bilgilerimiz yüzyıllar boyunca baş döndürücü bir hızla arttı, hâlâ da öğrenmeye devam ediyoruz. Ama zamanın gizeminden bir şeylere ancak şöyle bir gözucuyla bakıyoruz. Zamanı olmayan dünyayı görebiliriz, evrenin, tanıdığımız zamanın artık olmadığı derin yapısını zihnin gözleriyle görebiliriz, Paul McCartney',nin batan güneşe bakıp dünyanın döndüğünü gören tepedeki delisi gibi. Bizim zamanın kendisi olduğunu görmeye başladık. Bu alan biziz, nöronlarımızın bağlantıları içindeki bellekte bulunan izler tarafından açılan açıklığız. Biz belleğiz. Biz özlemiz. Gelmeyecek bir geleceğe karşı arzu duyuyoruz. Belleğin ve öngörünün açtığı bu alan, bizi belki bazen kaygılandıran ama özünde bir lütuf olan zamandır.
.png)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder